Kasım…
Yine bir Kasım…Kasımın ortalarına geldik çattık hatta ve hattaaa…Ve herkesin dilinde, msn’de nickinde… Kasımda aşk başkaymııışşşş
Hadi ordan…Hep aynı acı=( Bu yazı niye mi şimdi? Boşverin gitsin, öylesine işte…
Yine bir Kasım…Kasımın ortalarına geldik çattık hatta ve hattaaa…Ve herkesin dilinde, msn’de nickinde… Kasımda aşk başkaymııışşşş
Hadi ordan…Hep aynı acı=( Bu yazı niye mi şimdi? Boşverin gitsin, öylesine işte…
Sadece bakar gözlerine, yoruma gerek yok; çünkü bilir yalan söylediğini! içinde bir şeylerin farklı olduğunu gördüğün için baştan bırakıp gitsin istediğini, sana hiç kapılmasın, bu oyun başlamasın diye onu uyarmaya çalıştığını görür sen saklasan da. Acıtmamak, incitmemek, hiç canını yakmamak, hiç mutsuz etmemek için son çırpınışlarını sessizce kabullenir. Ve sen, yaşayıp da tüketmekten ürktüğümü, temelli kaybetmeyi göze alamayacak kadar çok sevdiğimden ne yapacağımı şaşırdığımı; deli gibi elini tutmak, sarılmak, öpmek, koklamak ve bir daha koklamak istediğimi, onu tekrar tekrar içime çekmek için yanıp tutuştuğumu da anlıyor mu diye merak edersin. çünkü sonunun olmadığı bellidir bu kez. çünkü hazırsındır onun için sonuna kadar her şeye. çünkü bilirsin “aşk” bu sessizce yerleşen içine. bilir, bilirsin de bir şey gelmez elinden, susarsınız bu yüzden bitmek bilmeyecek kadar uzun süre…
Her şey birden bire olur sonra. Sanırsın zaman hızlandı, günler delicesine çabuk geçiyor birlikte. kaçan, korkan sen değilsin sanki! bir başkası bu nefes nefes içine çeken kokusunu; gözlerine hapsolan sen değilsin sanki. ona dair her şeye tutulan, ondan gelecek her şeye razı olan sen olamazsın ki! bu kadar büyük mü yüreğin? nasıl sığar ki bu coşku, bu doyumsuzluk, bu tutku içine? sen, sen değilsin işte. son kez gibi ilki yaşayan; umursamayan, sorgulamayan, hislerinde boğulan… bir rüyada kaybolan, düş tarlanın en güzel ekini için güneşte kavrulan sen olamazsın! çünkü bu kadar güzel olamaz hayat! acı bu kadar cazip, hasret bu kadar tatlı, deli gibi özlemek bu denli keyif verici, beklemek bu kadar huzurlu olamaz… ve sen, bu kadar mutlu olamazsın ki!
“allahım allahım, yokluğu buzdan bıçak, varlığı kordan ateş… sadece iç çekebiliyorken ben, nasıl dayanırım bunca sevmelere?” dersin bütün gün dinleyince şarkıyı, sezen’e bir kez daha hayran olursun duygularına tercüman olduğu için. merak edersin, nasıl dayandı bu kadın? sözler gelir aklına, gereksiz yere söylenmiş; sadece zarar veren, korkutan sözlerin. yalan olduğu bal gibi ortadayken inatla söylemeye devam ettiğin! tek tek yalasan da tükürdüklerini, büyük konuştuğundan rezil olsan da tekrar tekrar, inkar etmeye devam etme uğruna saçmaladığın. oysa sessizlik yeter ikinize, hiçbir şeye ihtiyacınız yok birbirinizden başka. ölmek gerekiyorsa uğruna, ölürsün o zaman. her aklına geldiğinde, her özlediğinde , her seviyorum demek istediğinde ölürsün. yetmez olur çünkü ne sözler, ne öpmeler, ne sevişler. yetmez olur düşünceler, hayaller, rüyalar… o zaman okkalı okkalı küfredersin, elde değil…
İnsanız ve insan olmanın da sanırım gedikleri var. Onlar bizim açık noktalarımız. Programlama dilinde geçen ‘bug’lar gibi…
“Kaçanın kovalanması, kovalananın kaçtıkça değere binmesi” çoğumuzun defalarca yaşadığı, yaşarken pek anlamasak da, sonradan hep onay verdiğimiz bir önerme.
Doğru. Gönül kaçanı kovalıyor gerçekten.
Birini seviyorsunuz (çokca sevgili anlamında olsa da, bir arkadaş için bile olabilir) o da bunu anlayınca kaçmaya başlıyor sizden.
Taparsan tepilirsin, tepersen tapılırsın (sanırım bu arkadaşlar arasında “4s” olarak geçen kuralın en düzgün yazım şekli!)
Kötü davranmanın prim yaptığını bilen bir kaçan, kötü davranılmaktan keyif alan bir kovalayan!
Oysa sevmekten güzeli var mı? Birini seviyor ve bunu belli ediyorsunuz. Hatta teslim oluyorsunuz. Kartları açık oynadığınız ve içinizden geldiği gibi davrandığınız içinse ızdırap çekiyorsunuz. Veya kaygan zeminde zoru oynayıp, gizemli davrandığınızda kuvvetli taraf olup, bu sefer peşinizden gelinen oluyorsunuz.
Her iki tarafta açık oynasa ya kartlarını demek geliyor insanın içinden…
Peki; okşayan eli itip, tekmeleyen ayağı neden öpüyoruz? Tekmelenmek veya acı çekmek bu sevgi denen şeyin olmazsa olmazı mı? Bilerek, isteyerek, hatta zevk alarak kul köle olmak…
Karşımızdakinin bizim bir dediğimizi iki etmemesi, hep alttan alması, daha sık arayıp sorması sanırım bizde “tamam, artık o benimdir” algısı yaratıyor. Ve biz insanoğlu sahip olduklarımızın değerini bilmiyor, hep sahip olamadığımızı istiyoruz.
Tutkular sahip oluncaya kadar yaşıyor.
İçimizden geldiği gibi, hiç frene basmadan yaşadığımız… Gözümüzü telefondan ayıramayıp çalan her telefonun, gelen her mesajın ondan olsun istediğimiz… Fazlaca üstüne düşüp ve onu tepemize çıkarttığımız zamanlar…
İşte tüm bunlar kaçanın kendini olduğundan daha güçlü ve daha bağımsız hissetmesini sağlamıyor mu? Çünkü artık o her istediğini yaptırabilen bir konumda, hem de sizin kendi tercihinizle. Her istediğinizi yapan, her şeyini feda edebilen kişi ise zayıf karakterlidir önermesi burada devreye giriyor; saygı azalıyor, küçümseme başlıyor.
Kovalayan daha bir hırs yapıyor, artan acı da ondaki motivasyonu tavan yaptırıyor. İstenmemenin bile istenir olmaya tercih edilebileceği bir seviyeye geliniyor. Ve… Kaçanın zorbalıkları kovalayanın tutkusu oluyor.
Defalarca “yeter artık” demelerin, anlık mutluluklara tercih edildiği zamanlar…
Kimin söylediğini hatırlayamadığım bir söz özetliyor herşeyi: “insan nedense, kendisine ızdırap çektirenlere yeni ızdırap şansları tanımak konusunda çok hevesli.”
Sık olmasa da, tersine dönebildiği de oluyor bu durumun. Kaçanın kovalayan, kovalayanın kaçan rolleri alması. Kovalayan kendiyle “samimi” olabilmiş ve gerçekten yeter demiştir artık. Şimdi acı çektirmekten keyif alan, acı çekmekten keyif alır hale gelecektir.
Kaçan veya kovalayan… Bu hepimizin hayatta en az bir kere gireceği, doğru insanı bulana kadar da kafamızı karıştırmaya devam edecek bir girdap.
Sadece karşılıklı ve gerçek aşklarda bu söz konusu olmuyor. Her iki tarafın da zaten gözü bir şey görmediği için, kaçma kovalama gizem vs gündem dışı kalıyor.
Şimdi diyeceğim ki “size değer vermeyene siz de vermeyin” ancak bu öyle bir kaç kez yaşanmadan öğrenilecek bir şey değil. Dibine kadar yaşanmalı da.
Bu sonuçta bizim biz olmamızı sağlayan bir “bug.” Bu bizim doğal halimiz.İyi ki var bu zayıflıklarımız. Gönül sevmek ister, güvenmek ister. Aşkını pamuklara sarmalayıp sarmak ister!